Şifacı Nasıl Doğdu?
Doğumlar her ne kadar sancı ve acıyla anılsa da öte yandan birden oluverirler. Tıpkı canlı bir varlık gibi; yazı da yazıcının zihnine, karakter kurgunun ana teması ya da her şeyi ateşleyecek olan karakter ansızın düşer.
Ansızın demem, öylesine manasında değil. Önce bir hamilelik süreci gibi yazıcı belirsiz bir süre boyunca düşünür. Onu rahatsız eden, anlatmak için yanıp tutuştuğu şeyi nerden nasıl kelimelere dökse diye kıvranır. Sonra anın birinde doğar satırlar. Bebeğini beslermişçesine yorulmadan, gecesi gündüzü karışsa da kendi dünyasında yazar durur yazıcı. Büyütür, sever, onunla uyur onunla uyanır ve vakti gelince hayata karışması için özgür bırakır. Nihayetinde yazıcının satırları hiç tanımadığı insanların evlerine, raflarına, başuçlarına konuk olur.
Ben de, dünya, kaygılarımla baş edemeyeceğim kadar çirkinleştiği vakitlerde benzer bir süreçten geçiyordum. Kelimeler her yanımda uçuyor ancak hiçbirini yakalayıp sayfamın mumu yapamıyordum. Düşüncelerimi bir şekilde kâğıda dökmeliydim ki rahatlayabileyim. Zira kendimi iyileştirme yöntemimdi yazmak. İyileşemedikçe karnımdaki şişlik büyüyor, doğamıyordu bir türlü.
Önceleyin – bayağı bir önceleyin hem de – yazdığım kısa hikâyeleri saklandıkları yerden çıkardım. Düz yazıya lise yıllarımda geçmiştim ve gençliğin muazzam enerjisiyle fantastik kurgular karaladığımı hatırlıyordum. Dünya bir bataktaysa ve onu kurtarma telaşındaysam süper güçlü karakterlere ihtiyacım vardı.
Hem içimizden hem farklı olsun istiyordum kurgunun, hem de fantastik özüne sadık kalmasını. Duru’nun kütüphane rafları arasında dolaşması işte böyle anlardan birine denk geldi. İş yerinde çok bunaldığım bir gün “git suya anlat, derdini alıp götürür” demişti iş arkadaşlarımdan biri. Çünkü Anadolu topraklarındaki kadim inanışlardan biriydi akan suyun tüm kötü enerjiyi yok ettiği ve muazzam bir arınma gücüne sahip olduğu.
Böylece satılarıma “hoş geldi” Şamanlık.
Duru, yalnız, şahsına münhasır güzellikte gizemli bir kadın olarak yerini aldı. Sihirli değneği yoktu ancak şifası avuçlarının içindeydi. Gücüne hayran değildi zira haddinden fazla gücün insanı tükettiğini en iyi o biliyordu. Ne güzellik ne popülerlik umurundaydı. Sessiz ve sakin bir hayat için çırpınıyordu.
Oysa dünyada hala düzeni değiştirebileceğine inanan savaşçılar da vardı. Dolunay cümlelerimin arasında “ben buradayım” dedi ve kendini doğurmayı başardı. Misyonuna sonuna kadar sadık, kırılgan lakin kabuğunu aşmak maharet gerektiren, simsiyah bir kadındı. İnsanların açgözlülüğü karşısında onları sömürecek kadar kendini haklı gören, biraz dışlanmış biraz da dışarda kalmayı kendi seçmiş bir kadın. Duru gibi sakin bir hayat yerine gücünü sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyecek yeni nesil bir cesurdu.
Bu iki kadını Şamanlığın çatısı altında topladığımda ortaya enfes bir kurgu çıktı. Şifalı bitkiler, biraz abrakadabra, bolca ritüel ve kadim bir inanış. Şanslıyım ki kurgu çok beğenildi. Hatta Dolunay ile yolculuğa devam etmesini, şamanlığı daha derinden anlatmamı isteyenler de bir hayli çoğunlukta.
Şifacı benim içimdeki sesti. Kim bilir belki de Dolunay, devamını isteyenler gibi nice cesur kadının sesi olur. Dolunay, devamını isteyenler gibi belki de nice cesur kadının sesi olur, kim bilir…
